Türkiye'de Çevirinin Tarihi: Tercüme Odası'ndan Bugüne
Çeviri Rehberi

Osmanlı dragomanlarından Bâbıâli Tercüme Odası'na, Hasan Âli Yücel'in Tercüme Bürosu'ndan bugünkü yeminli tercümeye Türkiye'de çevirinin köklü tarihi.
Giriş
Türkiye'de çeviri, bir meslekten çok daha fazlasıdır: imparatorlukların diplomasisini yürüten, bir milletin Batı'yla tanışmasını sağlayan ve modernleşmenin görünmez kahramanlığını üstlenen bir gelenektir. Osmanlı sarayında padişahın sözünü yabancı elçilere aktaran dragomanlardan, 1821'de kurulan Bâbıâli Tercüme Odası'nın diplomat yetiştiren sıralarına; Cumhuriyet'in dünya klasiklerini Türkçeye kazandıran Tercüme Bürosu'ndan bugün noter huzurunda yemin eden tercümanlara kadar uzanan bu hikâye, aslında Türkiye'nin kendi hikâyesidir. Bu yazıda, bir belgenin altına atılan imzanın arkasındaki yüzyılları takip ediyoruz.
Çeviri denince akla çoğu zaman Rosetta Taşı, İncil tercümeleri ya da yapay zekâ gibi evrensel dönüm noktaları gelir. Oysa bu topraklarda çevirinin kendine özgü, sıra dışı bir tarihi vardır. Osmanlı'da tercümanlık yalnızca dil bilmek değil; devletin kaderini belirleyen bir güç, bazen ölüme, bazen sadrazamlığa götüren bir kariyerdi. Türkiye'de çevirinin serüveni, bir imparatorluğun dünyayla konuşma biçiminin ve nihayetinde bir milletin kendini yeniden inşa edişinin tarihidir.
Osmanlı'nın İlk Dilcileri: Dragomanlar ve Divan-ı Hümâyun Tercümanları
Osmanlı Devleti'nde tercümanlık, XIV. yüzyılın sonlarından itibaren resmî bir görev hâline gelmeye başladı. Fâtih Sultan Mehmed döneminde uygulama yaygınlaştı; ilk dönemlerde daha çok Türkçe bilen Rum tercümanlar istihdam edildi. Nitekim 1386'da I. Murad ile Cenova arasındaki anlaşmanın Türkçe yazılıp Latinceye çevrildiği kayıtlara geçmiştir.
Bu görevlilere Batı dillerinde "dragoman" deniyordu. Kelime, Arapça "tercüman" sözcüğünün Avrupa dillerine geçmiş biçimidir ve yüzyıllar boyunca Doğu ile Batı arasındaki köprünün adı olmuştur. XVI. yüzyılda Dragoman Ali (1503-1525) ve halefi Yûnus Bey (1519-1542) gibi isimler, Venedik'e gönderilen resmî tercümanlar olarak Avrupa siyasetini yakından izlediler.
Tercümanlık o çağda öylesine stratejik bir işti ki, Avrupa devletleri de kendi dilcilerini yetiştirmek için harekete geçti. Venedik Cumhuriyeti 1551'de özel bir okul kurarak "dil oğlanları" adı verilen gençlere Doğu dillerini öğretmeye başladı; bu model daha sonra Fransa ve diğer devletlerce de örnek alındı. Böylece İstanbul, yalnızca imparatorluğun değil, tüm Avrupa diplomasisinin dil merkezine dönüştü. XVII. yüzyılda Divan-ı Hümâyun'da aynı anda dört tercümanın görev yaptığı tespit edilmiştir.
İşin merkezinde ise Divan-ı Hümâyun tercümanı, yani devletin baştercümanı bulunuyordu. Bu kişi sıradan bir çevirmen değildi; yabancı elçilerle yürütülen görüşmelerin, antlaşma metinlerinin ve diplomatik yazışmaların tamamından sorumlu, âdeta bir dışişleri müsteşarıydı. 1657'de Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa'nın, Padova'da tıp eğitimi almış Panayoti Nicoussios'i baştercüman ataması, bu makamın ne denli nitelikli isimlere emanet edildiğini gösterir.
Fenerliler Çağı: Bir Semtin Diplomasi Tekeli (1699-1821)
1699 Karlofça Antlaşması, çeviri tarihimizde bir dönüm noktasıdır. Bu antlaşmada baştercüman olarak görev yapan Aleksandr Mavrokordato'yla birlikte, İstanbul'un Fener semtinde yaşayan Rum Ortodoks aileleri diplomasi sahnesinin merkezine yerleşti. Yaklaşık yüz yıl boyunca baştercümanlık makamı, "Fenerliler" olarak anılan bu seçkin ailelerin âdeta bir imtiyazı hâline geldi.
Fenerliler yalnızca çeviri yapmıyor; Osmanlı diplomasisinin bilgi ağını da ellerinde tutuyorlardı. Baştercümanın yanında "dil oğlanı" adı verilen sekiz genç yardımcı yetiştiriliyor, böylece meslek kuşaktan kuşağa aktarılıyordu. Batı dillerini ve Avrupa siyasetini bilen bu ailelerden bazıları zamanla Eflak ve Boğdan voyvodalıklarına (bugünkü Romanya toprakları) kadar yükseldi. Ne var ki dile hâkimiyetin getirdiği bu güç, aynı zamanda bir kırılganlık taşıyordu: devlet, en hassas dış ilişkilerini kendi tebaası olan ama farklı bir cemaate mensup bir gruba bağımlı kılmıştı.
Kırılma Noktası: Bâbıâli Tercüme Odası'nın Kuruluşu (1821)
1821'de Mora'da Rum İsyanı patlak verdiğinde bu bağımlılık bir güvenlik açığına dönüştü. Yunan bağımsızlık hareketiyle Fenerli tercümanlar arasındaki ilişkiden şüphelenen devlet, baştercüman Constantine Mourouzi'yi 16 Nisan 1821'de idam etti. Osmanlı, bir anda diplomasisini yürütecek dil bilen kadrosunu kaybetmişti. İşte bu kriz, Türkçe çeviri tarihinin en önemli kurumunu doğurdu: Bâbıâli Tercüme Odası.
1821'de kurulan Tercüme Odası'nın temelini Bulgarîzâde Yahyâ Nâci Efendi ile oğlu attı; 1824'te ünlü âlim Başhoca İshak Efendi tercümanlığa getirildi. Amaç, artık yabancı dilleri Müslüman-Türk memurlara öğreterek devletin dış ilişkilerini kendi kadrosuyla yürütmekti. 1836'da Oda, yeni kurulan Hariciye Nezâreti'ne bağlandı; 1856'daki düzenlemeyle tam anlamıyla bir dil okuluna dönüştü ve ilk İngilizce sınıfı açıldı. 1883'e gelindiğinde personel sayısı 75'i bulmuştu.
Tercüme Odası'nın asıl önemi ise bir dil bürosu olmasının çok ötesindedir. Burası, Osmanlı modernleşmesinin beyin takımını yetiştiren gerçek bir mektepti. Fransızca öğrenen genç memurlar, Batı'nın hukukunu, siyasetini ve düşüncesini kaynağından okuma imkânı buldular. Bu sıralardan yetişen isimlere bakmak yeterlidir:
- Mehmed Emin Âli Paşa ve Keçecizâde Fuad Paşa – Tanzimat döneminin iki büyük sadrazamı
- Ahmed Vefik Paşa – İlk Türkologlardan, Molière çevirmeni, devlet adamı
- Nâmık Kemal – "Vatan şairi", Yeni Osmanlılar hareketinin öncüsü
- Sâdullah Paşa ve Sâdık Rifat Paşa – Avrupa başkentlerinde görev yapan reformcu diplomatlar
Kısacası Tanzimat'ı kaleme alan zihinler, önce bu tercüme sıralarında Batı'yı okumayı öğrenmişlerdi. Çeviri, imparatorluğun modernleşme projesinin motoru hâline gelmişti. Bir belgeyi Fransızcadan Türkçeye aktarmayı öğrenen genç memur, aslında yeni bir hukuk, yeni bir devlet ve yeni bir dünya görüşünü de tercüme ediyordu. Osmanlı'nın son yüzyılında yazılan anayasadan meclis tutanaklarına, gazete dilinden edebiyata kadar pek çok yeniliğin ardında, bu odada öğrenilen çevirinin izleri vardır.
Tanzimat'ın Bilgi İştahı: Encümen-i Dâniş (1851)
Tercüme Odası dil ve diplomasi kadrosu yetiştirirken, çevirinin bir başka boyutu daha gündeme geldi: bilginin Türkçeye aktarılması. 11 Şubat 1851'de kurulan Encümen-i Dâniş, Tanzimat sonrasında Batı'daki benzerleri örnek alınarak oluşturulan ilk resmî Osmanlı akademisiydi.
Kurumun amacı, yeni açılacak Dârülfünun (üniversite) için ders kitapları hazırlamak ve fen ile ilim eserlerini herkesin anlayabileceği sade bir Türkçeyle yazmaktı. Kırk asli üyesi arasında Mustafa Reşid Paşa ve büyük tarihçi-hukukçu Ahmed Cevdet Paşa gibi isimler; haricî üyeleri arasında ise Avusturyalı şarkiyatçı Hammer ve İngiliz lugatçı Redhouse yer alıyordu. Ahmed Cevdet Paşa'nın İbn Haldûn'un *Mukaddime*'sinin bir bölümünü tercüme etmesi de bu dönemin ürünüdür. Kırım Savaşı'nın ekonomik yükü ve Dârülfünun'un gecikmesi gibi nedenlerle Encümen 1862'den sonra etkinliğini yitirse de, "bilgiyi çevirerek millîleştirme" fikrini miras bıraktı.
Cumhuriyet ve Büyük Aydınlanma Hamlesi: Tercüme Bürosu (1940)
Osmanlı'da çeviri ağırlıklı olarak diplomasi ve devlet ihtiyacına hizmet ederken, genç Cumhuriyet bu vurguyu kökten değiştirdi. Artık hedef, halkı dünya kültürüyle buluşturmaktı. 1928 Harf Devrimi'yle yeni bir alfabeye geçen toplum için, insanlığın ortak birikimini Türkçeye kazandırmak bir zorunluluk hâline gelmişti.
Bu vizyonun mimarı, dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel oldu. 1939'da topladığı Birinci Türk Neşriyat Kongresi'nde çeviri, öncelikli hedefler arasına yerleştirildi ve bir yıl sonra, 1940'ta Tercüme Bürosu kuruldu. Aynı yıl çıkmaya başlayan *Tercüme* dergisi, çevirinin kuramını ve pratiğini tartışan bir okul işlevi gördü.
Büronun ilk kadrosu, Türk edebiyat ve düşünce hayatının seçkin isimlerinden oluşuyordu: başkanlığını eleştirmen Nurullah Ataç yürütüyor; Sabahattin Eyüboğlu, Sabahattin Ali, Bedrettin Tuncel, Enver Ziya Karal ve Nusret Hızır gibi adlar heyette yer alıyordu. Ortaya çıkan sonuç, dünya kültür tarihinin en iddialı çeviri seferberliklerinden biriydi. 1940-1966 yılları arasında Büro yaklaşık 1.120 kitap yayımladı. Bunların arasında 308 Fransız klasiği, 113 Alman, 94 Yunan, 88 Rus ve 80 İngiliz eseri bulunuyordu. Platon'dan 30, Balzac ve Shakespeare'den 22'şer, Dostoyevski'den 14 eser Türkçeye çevrildi.
Bu seferberlik yalnızca kitap üretmekle kalmadı; Türkçenin kendisini de dönüştürdü. Çevirmenler, Batı düşüncesinin kavramlarını karşılamak için yeni sözcükler türetti, dilin ifade gücünü sınadı ve modern Türkçe düzyazının olgunlaşmasına katkıda bulundu. *Tercüme* dergisi ise bir eserin nasıl çevrilmesi gerektiğini, sadakat ile serbestlik arasındaki dengeyi tartışan bir düşünce okuluna dönüştü; bugün çeviribilim dediğimiz alanın Türkiye'deki ilk ciddi tohumları burada atıldı.
Bugün pek çok okurun kütüphanesinde duran "Millî Eğitim Bakanlığı Klasikleri" ya da yaygın adıyla "Hasan Âli Yücel Klasikleri", işte bu seferberliğin ürünüdür. Homeros'u, Platon'u ve Cervantes'i ilk kez ana dilinde okuyan bir kuşak, bu çevirilerle yetişti. Çeviri, artık bir avuç diplomatın değil, tüm bir milletin aydınlanma aracıydı.
Günümüz: Uzmanlaşan ve Yasal Zemine Oturan Çeviri
XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren çeviri, edebî aydınlanma misyonunun yanına yeni bir boyut ekledi: hukukî geçerlilik ve uzmanlık. Türkiye'nin dünyayla artan ticareti, göç hareketleri ve uluslararası anlaşmaları, resmî belgelerin güvenilir biçimde çevrilmesini zorunlu kıldı. 1980'lerden itibaren üniversitelerde açılan mütercim-tercümanlık bölümleri, mesleği akademik bir zemine oturttu.
Bugün resmî işlemlerde karşımıza çıkan yeminli tercüman, bu köklü geleneğin çağdaş halkasıdır. Yeminli tercüman, bir noter huzurunda ilgili dilleri bildiğine ve doğru çeviri yapacağına dair yemin ederek "yemin zaptı" düzenletmiş, böylece imzası ve kaşesi resmî geçerlilik kazanmış uzmandır. Diploma, doğum belgesi, mahkeme kararı ya da sözleşme gibi belgeler, ancak bu tasdik sürecinden geçtiğinde yurt içinde ve dışında hukukî değer taşır. Divan-ı Hümâyun tercümanının antlaşma metnine kefil olması gibi, bugünkü yeminli tercüman da çevirisinin doğruluğuna kefil olur.
Çağımızda çeviri ayrıca uzmanlık alanlarına ayrıldı: hukuk çevirisi, tıp çevirisi, teknik ve ticari çeviri gibi dallar, her biri kendi terminolojisini gerektiren ayrı disiplinler hâline geldi. Bir mahkeme kararının çevirisiyle bir hasta raporunun çevirisi, artık bambaşka uzmanlıklar ister. Osmanlı baştercümanının tek başına üstlendiği yükü, bugün farklı alanlarda uzmanlaşmış tercüman kadroları paylaşıyor. Dijitalleşmeyle birlikte belgeler artık dakikalar içinde paylaşılıp çevriliyor; ancak resmî geçerlilik için tercümanın imzası, kaşesi ve sorumluluğu hâlâ vazgeçilmez.
Osmanlı sarayında bir padişahın sözünü aktaran dragomandan, bugün bir vize dosyasını hazırlayan yeminli tercümana kadar değişmeyen tek şey vardır: güven. Çeviri, yüzyıllardır iki dünya arasındaki köprünün adıdır ve o köprünün sağlamlığı, daima onu kuran uzmanın titizliğine bağlı kalmıştır.
Kaynaklar
- Tercüme Odası – TDV İslâm Ansiklopedisi
- Tercüman – TDV İslâm Ansiklopedisi
- Encümen-i Dâniş – TDV İslâm Ansiklopedisi
- 1940 Yılında Kurulan Tercüme Bürosu – Atatürk Ansiklopedisi
- Tercüme Odası – Vikipedi
Sıkça Sorulan Sorular
Bâbıâli Tercüme Odası ne zaman ve neden kuruldu?
Tercüme Odası, 1821'de kuruldu. Doğrudan sebep, aynı yıl çıkan Mora Rum İsyanı sonrasında devletin, o güne dek diplomasiyi yürüten Fenerli Rum tercümanlara olan güvenini yitirmesiydi. Osmanlı, dış ilişkilerini kendi Müslüman-Türk memurlarıyla yürütebilmek için bu dil okulunu kurdu.
"Dragoman" ne demektir?
Dragoman, Batı dillerinde tercüman anlamına gelen ve Arapça "tercüman" sözcüğünden türeyen bir terimdir. Özellikle Osmanlı sarayında ve elçiliklerde görev yapan resmî çevirmen-diplomatları tanımlamak için kullanılırdı.
1940'ta kurulan Tercüme Bürosu neden önemlidir?
Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel öncülüğünde kurulan Tercüme Bürosu, dünya klasiklerini sistematik biçimde Türkçeye kazandıran bir devlet projesiydi. 1940-1966 arasında yaklaşık 1.120 eser çevrildi ve bugün "Hasan Âli Yücel Klasikleri" olarak bilinen külliyat ortaya çıktı. Bu hamle, Cumhuriyet'in kültürel aydınlanmasının temel taşlarından biridir.
Osmanlı tercümanları sadece çeviri mi yapardı?
Hayır. Divan-ı Hümâyun baştercümanı, bugünkü anlamda üst düzey bir diplomattı; antlaşma görüşmelerini yürütür, yabancı elçilerle temasları yönetirdi. Tercüme Odası ise Âli Paşa, Fuad Paşa ve Nâmık Kemal gibi pek çok sadrazam, devlet adamı ve aydının yetiştiği bir mektep işlevi gördü.
Bugünkü yeminli tercüman bu geleneğin neresinde?
Yeminli tercüman, tarihsel tercümanlık geleneğinin hukukî güvenceye kavuşmuş çağdaş biçimidir. Noter huzurunda yemin ederek belgelerine resmî geçerlilik kazandırır. Geçmişin dragomanı devletin sözüne kefil olurken, bugünün yeminli tercümanı vatandaşın resmî belgesinin doğruluğuna kefil olur.